Oradan Buradan
VİVALDİ'DEN SEÇMELER
Zaman, hayallerin gücüyle dalga geçildiği zamandır. Zaman, kahramanımızın hasta ziyareti için gittiği Numune Hastanesinin penceresinden dışarıya bakarken, Dicle Nehrinde boğulmak üzere olan bir kafileyi görünce, dayanamayıp hastanenin penceresinden uçarak kafiledekileri kurtardığını söylediği zamandır. Gerçi anlatılanların şahidi yoktu ama olsun. Hem yalanların şahitlere ihtiyacı mı var!
İşte o zamanlarda, yalanlara inat, hayata dair, insana dair yalansız, dolansız yaşananlar da vardı...
Diyarbakır'ın ücra köşelerinden birindeki ortaokula bir müzik öğretmeni atanır. Öğretmen, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Ankara'da doğmuş, İstanbul'da büyümüş, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağlı olan İstanbul Devlet Konservatuvarı'ndan iyi dereceyle mezun olmuş, idealist genç biridir.
Atandığı okul ise kadim şehrin, köyden kente göç edenlerin doldurduğu, yoksulluğun kendini her yönüyle gösterdiği, işsizlikten dolayı kahvehanelerinin tıklım tıklım dolu olduğu kenar mahallelerinden birindedir. Haliyle, öğrenci ve veli profili de pek iç açıcı değildir. Öğretmenimiz işte böyle bir okulda göreve başlamıştır.
Günlerdir büyük bir heyecan ve karmaşık duygularla beklediği an gelip çatmıştır. Öğretmen olarak ilk kez derse girecektir. Kendisine eşlik edecek rehber öğretmen de yoktur.
İlk dersi, güya okulun en iyi sınıfı olan 3-A sınıfınadır. Büyük bir heyecan ve sevincin iç içe girdiği bir ruh haliyle derse girer. Sınıfı şöyle bir süzdükten sonra konuşmaya başlar.
Konuşmasında, sadece okul şarkılarını, notaları değil, müziğin felsefesini de sevgili öğrencilerine öğretmek amacında olduğunu söyler ve ekler, "İki dil evrenseldir. Beden dili ve müzik dili. Bedenin sessiz ritmi ve müziğin evrensel ezgisi, dünyanın neresinde olursak olalım bizi aynı hisse ortak eden iki ezeli lisan, iki kutsal köprüdür. Demem o ki karşınızdakinin lisanı ne olursa olsun, beden dili ve müziğin diliyle kolaylıkla anlaşırsınız."
Öğrencilerin, anlattıklarından pek bir şey anlamadığını fark etse de, “Henüz ilk haftadayız, haftaya her şey daha farklı olacaktır.” der kendi kendine...
Bir sonraki hafta, girdiği derste iştahla müziğin dahilerinden, Bethoween, Mozart, Çaykovski ve diğerlerinden kısaca bahseder. Bunların yaşadıkları dönemde çok büyük saygı gördüklerinden, kimilerinin bu dahileri taparcasına sevdiğinden dem vurur. Tam bunları söylerken, öğrencinin biri parmak kaldırır, öğretmen büyük bir heyecanla "Sor!" der. Öğrenci, "Öretmenım sen kafırsan bele diyisen. Ma bunlar peyhemberdır? diye sorar. Öğretmen sorunun müzikle ilgili olacağını sandığı için büyük bir heyecan dalgasına kapılmıştır oysa. Bu soruyla ilk şoku yaşayan öğretmene ikinci şoku arka sıradaki öğrenci yaşatır. "Öretmenım geçen hafta sen dedın beden dilini herkes anlar, cumartesi güni çarşıda gördığım her turiste elimi salladım, dilimi çıkhardım. "Ho ho turist turist. Okey mokey" dedim. Valla hiç bi şey anlamadilar. Bi de bahan pis pis bakhtilar. İkinci şoku yaşayan öğretmenin imdadına dersin bitiş zili yetişir.
Ama öğretmen kararlıdır öğrencilerinin beynine müziği, müziğin felsefesini, dahilerini yerleştirmeye. Azim ve kararlılıkla üçüncü haftanın ilk dersini iple çeker.
Bu şartlanmışlıkla derse girer girmez, çantasından çıkardığı kaseti, beraberinde getirdiği kasetçalara yerleştirir. Tam play düğmesine basacakken, ön sırada oturanlardan biri, "Öretmenım, oyun mi oynayacağıh" diye sorar. Öğretmen şaşırarak ne oyunu? der. Öğrenci "Ma ne bıleyım, kaseti takhınca delilo melilo oynarığ dedım belki!" Oysa kasette oyun havaları değil, Vivaldi'nin Dört Mevsimi kayıtlıdır.
İçinden la havle çekerek kaseti çalmaktan vazgeçen öğretmen, dersi boş geçirmemek için bir umutla, "Kimlerin müzik kulağı var" diye sorar. Bir tek öğrenci parmak kaldırır, öğretmen ona doğru sevinçle yürürken sorar, "Peki, müzik kulağının olduğunu nasıl anladın?" Öğrencinin cevabı, "Babam Almanya'dan getirdi öretmenım." Öğrencinin kulaklığı kastettiğini anlayıp, derin bir la havle çekerek masasına geri döner.
Ders bitiş zili çalar çalmaz, ders başlarken çekmeye başladığı la havleleri çeke çeke sınıfı terkeder.
Bütün bir hafta sonu boyunca öğrencilerinin ilgisini müziğe çekmek için neler yapması gerektiğini düşünür durur. Ama sınıflarda yaşadıklarını hatırladıkça pek bir şey yapamayacağını anlar.
Pazar akşamı, Diyarbakır'a geldiğinde ilk tanıştığı kişilerden biri olan kasetçi Mikail'in takıldığı kahveye uğrar. Müzik dersinde yaşadıklarını ona anlatır. Mikail'in anlattıklarına şaşırmadığını, üstelik güldüğünü görünce, artık yapabileceği bir şeyin olmadığına kesin kanaat getirir. Mikail'le dükkana giderler ve birlikte bir kasetlik repertuar seçerek, yanında getirdiği kasetin üzerine kaydederler...
Okulun dördüncü haftasına girilmiştir... Öğretmenimiz müziğin notaları, müziğin felsefesi, müziğin dahileri mevzusunu bir daha açılmamak üzere kapatmıştır artık...
Verdiği bu kararın huzursuzluğuyla, dördüncü haftanın ilk dersine girer. Çantadan kaseti çıkarır, beraberinde getirdiği kasetçalara koyar, play düğmesine basarak sınıfa döner ve "Haydi hep beraber!" der...
Üzerindeki etikette Vivaldi'den Seçmeler yazan kasetteki ilk şarkı, Diyarbakır sokak düğünlerinin vazgeçilmez şarkılarından biri olduğu için hemen herkesin bildiği şarkıdır:
"Muratgil’in damından hoplayamadım
Liralarım döküldü toplayamadım
O yâre mektup yazdım yollayamadım
Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam
El alem al giymiş ben karalıyam!"
Mustafa BULUT - Ahval (23.11.2012)
KİMİN NE OLACAĞI BELLİ OLMUYOR
Geçen gün karşılaştık. Zamanın ruhuna uygun davranmadığından yani rüzgar hangi taraftan eserse o tarafa dönmediğinden, yağcılık ve yalakalık yapmadığından, gidene ağam, gelene paşam demediğinden, bütün çabasına rağmen bir baltaya sap olamamış ama yaşadığı bütün olumsuzluklara karşın kişiliğinden ödün de vermemiş biridir. Bilenler bilir, kimseye eyvallahı olmayan böyle dürüst ve samimi tipleri severim.
İkimizin de çok iyi tanıdığı birinden bahsetti. “Görüyor musun Hocam!” dedi ve hayıflanırcasına ekledi, “Tavuk hırsızı tipiyle, civcive bile veremeyeceği kıt aklıyla muteber iş adamı olmuş. Yaptığı işlere, bindiği arabaya, attığı afra tafraya bak!”
Söylediklerine bir şey eklemediğimi, gülümseyerek onu dinlemeye devam ettiğimi görünce şaşırdı. “Hocam, bir şey demeyecek misin?” “Gel!” dedim. “Ulu Cami’nin önünde açık havada çay içerek devam edelim sohbetimize.”
Ulu Cami'ye karşıdan bakan bir yere kahve kürsülerini çekip oturduk. Garsona iki demli çay söyledikten sonra, “Ronald Reagan’ı hatırlıyor musun?” diye sordum. “Elbette hatırlıyorum. Amerika’nın Eski Başkanı” dedi. “Hem de iki dönem başkanlık yaptı” dedim. “Peki, hikayesini biliyor musun?” diye sordum. “Hayır, bilmiyorum!” dedi. “Dinlemeye devam et öyleyse!” dedim.
Ronald Reagan başkan olmadan yıllar önce sıradan bir aktör olarak filmlerde rol almak için çabaladığı bir dönemde, The United Artists Agency adlı şirket, Başkanlık seçim kampanyalarının perde arkasını anlatan “The Best Man” adlı filmde ABD Başkanı rolünü oynayacak oyuncu aradığını duyurur. Ronald Reagan başvurur ama anında elenir.
Film şirketinin eleme gerekçesi: Sende başkan rolünü oynayacak tip yok!
İşte, sevgili kardeşim, dünya böyle bir dünyadır. Her şey olması gereken şekilde olmuyor. Kimin ne zaman, ne olacağını bilemiyorsun. Öyle zamanlar oluyor ki, ayaklar baş, başlar ayak olabiliyor. Tavuk hırsızı tipiyle, civcive bile veremeyecek kıt aklıyla, açlıktan sürünmesi gereken biri muteber işadamı olabiliyor, senin gibi gerçekten potansiyeli olan biri de, onun arkasından ancak atıp, tutabiliyor.
Söylediklerimi onaylarcasına dikkatle dinledi de, sanki son cümlemden dolayı biraz bozulur gibi oldu ama renk vermedi. Bardağında kalan çayı bir dikişte bitirdi, yavaşça ayağa kalktı, ”Ben gidiyorum!” dedi ve gitti. Bana da kala kala elimdeki çay bardağıyla, sözümü sakınmamanın yalnızlığı kaldı.
Mustafa BULUT - Ahval (10.05.2014)
HÜSNÜ TIR GELDİ
İşsiz güçsüzdüm. Bir arkadaşım, “Hüsnü, bu kadar süredir işsizsin. Falanca siyasetçi de akraban. iktidardalar. Yanına gidip, sana bir iş bulması için talepte bulunsana!” dedi. Bu fikri bana da mantıklı gelince, hafta sonu siyasetçi akrabamızın evine gittim. Yanında kuru kalabalık olanlardan yani gittiği yerlere peşinden gidenlerden olmadığım için benden pek haz etmese de, evine gittiğim için görüştü benimle. Önce babamın selam, sevgi ve saygılarını ilettim. Ardından durumumu anlattım. Yanımda götürdüğüm diplomamı da gösterdim. “Merak etme yeğenim, ilgileneceğim!” dedi. Pek bir ümidim olmasa da, teşekkür edip, evinden ayrıldım.
Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra beni şimdiki çalıştığım kurumdan aradılar. Pazartesi itibarıyla işe başlamam gerektiğini söylediler. Anlaşılan siyasetçi akrabam bana iş bulmuştu. Demek ki ondan talepte bulunmam işe yaramıştı. Bunu duyunca, ona güvenmemiş olmanın utancıyla kendime çok ama çok kızdım. Pazartesi sabahını zor edip, tam zamanında işe gittim. Gören herkes, “Hoşgeldin, hayırlı olsun!” dedi. “Böyle bir zamanda iş bulabildiğine göre torpilin çok güçlü olmalıdır!” diyenler de oldu. Siyasetçi akrabamın sayesinde bu işi bulduğumu onlara söylemek istemedim, yani hiç bozuntuya vermedim.
Gerek ilk gün gerekse ilerleyen günlerde kimse bana bu kurumda işimin ne olduğunu, ne iş yapacağımı söylemedi. Haliyle, bütün bir hafta boyunca torpili büyük biri edasıyla hiçbir iş yapmadan ortalıkta kasıla kasıla, hava ata ata dolandım durdum. Kendi kendime, “Hüsnü, iyi yere postu serdin, artık emekli oluncaya kadar yatarsın burda!” diyordum.
İşin hayırlı olsun diyen eşe dosta da, içine girdiğim havanın etkisiyle olsa gerek, siyasetçi akrabamın aracılığıyla kurumda çok ciddi ve önemli bir işin başına getirildiğimi söylüyordum. Arada da bana böyle kıyak bir iş ortamı ayarladığı için siyasetçi akrabama bildiğim bütün duaları içten içe ediyordum.
Bir sonraki Pazartesi sabahı her zamanki afra tafrayla işe gelip, doğrudan çay ocağına geçtim. Yeni bir hafta başlıyordu ve bu yeni hafta da aynı şekilde keyifli geçecekti nasılsa. Çaycıya, “Lan artist, bana güzel bir çay!” dememle, güvenlik elemanının bana doğru yaklaşarak, “Hüsnü abi tır geldi!” demesi bir oldu.
Şaşkınlıktan, ancak “Lan oğlum, tırla benim ne işim var?” diyebildim. Tır geldi demek, sabahtan akşama kadar yük taşımak demekti.
Geçen hafta boyunca her gün görmüştüm tırları. Sabahın köründe tırlar geliyor, her hallerinden gariban oldukları belli olan işçiler, büyük baş hayvanların ikiye bölünmüş kocaman gövdeleriyle dolu olan tırlara çıkıyorlar, gövdeleri tırlardan indirip daha küçük parçalara ayırmaları için ilgili kesim yerlerine kan ter içinde saatlerce taşıyorlardı. Hatta kocaman bir yarım gövdeyi binbir zorlukla taşımaya çalışan bir işçiyi ilk gördüğümde, siyasetçi akrabama bana kıyak bir ortam sağladığı için ağız dolusu dua etmiş, işçinin nam ve hesabına da yani sahipsizliğine çok üzülmüş, Allah yardımcısı olsun demiştim.
Kısa bir şaşkınlık geçirdikten sonra, bu kez boğazlanmaya götürülen koyun edasıyla en düşük perdeden tekrar sordum ama mecburen kelimeleri değiştirerek, “Abi, tırla benim ne işim olabilir ki!” Yelkenleri suya indirdiğimi gören güvenlik elemanı, sesini daha da yükselterek, “Taşıma ekibinde sen de varsın!” demez mi!
O an anladım ki işe girdiğimde, taşıma ekibi önceden belirlendiği için beni bir sonraki haftadan itibaren taşıma ekibine yazmışlar. Ben de taşıyıcı, daha açık bir deyişle hamal olarak işe alındığımın farkında olmadan, koca bir hafta boyunca kendi kendime gelin güvey olmuşum.
Siyasetçi akrabam meğerse beni, “Vereceğiniz her işi yapar!” referansıyla işe sokmuş. Gerçeklerle bir anda yüz yüze gelince, siyasetçi akrabama o ana kadar ettiğim duaları bir çırpıda geri alıp, yerine gün yüzü görmemiş küfürler, beddualar gönderdim ama ne fayda. Olan olmuştu bir kere. Eve ekmek götürmek mecburiyeti, ister istemez insanı kuzu yapıyormuş. Çaresizce sustum.
Henüz eşe dosta gerçekte hamallık yaptığımı söyleyemedim. Onlar, benim orada önemli bir işin başında olduğumu sanıyorlar hala. Dahası, akrabalarım havam olsun diye atmış olduğum bu yalana inanarak, bana böyle kıyak bir iş bulduğu için siyasetçi akrabamızı her gördükleri yerde öve öve helak oldular. Bana daha uygun bir iş bulabilecekken, reva gördüğü hamallık için arada bir ona salladığımda da, ayıp ediyorsun, nankörlük etme, sana rüyanda göremeyeceğin bir işi bulduğu için ona dua etmelisin diyorlar.
Bilmiyorlar ki güvenlik elemanının, duyunca beynime kan sıçratan “Hüsnü abi tır geldi!” demesiyle, her gün tıra doğru koştuğumu. Bilmiyorlar ki diğer taşıyıcılarla birlikte, neredeyse her gün yüzlerce büyükbaş hayvan gövdesi taşımaktan kamburumun çıktığını, anamın ağladığını!
Mustafa BULUT - Ahval (30.08.2017)
KAHVE; KAHVEDİR
Zaman, bilen bilmeyen herkesin uzman edasıyla başta ekonomi olmak üzere hemen her konuda ahkam kestiği, pozitif iktisadın normatif iktisat olarak algılandığı, doların henüz başını alıp gitmediği, ekonomideki gidişatın çok iyi olduğunun sanıldığı zamanlardı.
Sanıldığının aksine, makro ekonomik dengenin sürdürülebilir bir denge olmadığını, kamu gelir gider açığının artması, bütçeye ciddi yük olan transfer harcamaları, kamuda tasarruf olgusunun olmayışı, üretim ve verimliliğe odaklanmama, enflasyonun stagflasyonu getireceği vb. nedenlerden dolayı ekonomide durumun pek de iyi olmadığını söylediğimiz için eleştirildiğimiz, kötümser sayıldığımız zamanlardı.
Arkadaşlarla ara sıra yaptığımız gibi, hafta sonu kahve keyfi yapmak, bu arada da ülkemizin bütün dünyayı kıskandıran, Çin’i bile neredeyse ikiye katlayan üçüncü çeyrekteki müthiş ekonomik büyüme performansı (!) üzerine sohbet etmek için AVM’deki kafelerden birine girip, boş bir masaya oturduk. Oturur oturmaz, kafenin kahve hazırlamaktan sorumlu elemanı olduğunu söyleyen biri yanımıza gelip “Sizi tanıyorum.” dedi arkadaşlardan birine. Meğer bir zamanlar, hem de epey önce zamanlar, aynı mahallenin sokaklarının tozunu yutmuşlar.
Arkadaşımıza geçmişi, yaşadıklarını, İstanbul maceralarını anlatmaya koyulunca, konuşması uzadıkça uzadı. Dönüp dolaşıp aynı şeylerden bahsetmeye başlayınca da, artık geyik muhabbetine dönen sohbeti daha fazla uzatmasın, biz de kendi mevzumuza dönelim diyerek araya girdim ve laf ola, beri gele sordum, “Usta, kahve nedir, nereden gelir?” Bekledim ki, “Sohbettir, kırk yıllık hatırdır, sohbet için bahanedir, Yemen’den gelir!” türünden bir şeyler söylesin ve işinin başına dönsün.
Ama ustamız, arkadaşımızla sohbetine bir an önce geri dönmek için, kahveyle ilgili bugüne değin yapılmış olan destansı tanımlamaları yapmak bir yana, bu bir iki ufacık tanımlamayı da yapmadı. Yapmadığı gibi, “Güzel güzel sohbet ederken, şimdi sırası mı bu antika soruyu sormanın!” dercesine, kahvenin psikolojisine ya da sosyolojisine girmeden, doğrudan konuya girdi, “Kahve yemenden mi, yenmeyenden mi gelir bilmiyorum ama kahve, kahvedir.” dedi ve yarım bıraktığı sohbetine geri dönmek istedi ama ben adeta kaşınırcasına yeniden araya girdim, “Demek kahve, kahvedir!” dedim.
“Ya ne sandın?” demek yerine, oldukça ciddi bir edayla, gözlerini hafifçe kısarak, kafasını da usulca öne doğru bir kaç kez sallayarak dediklerimi onayladı. Ancak, dediğini anladığımızdan şüphesi olacak ki, bizleri bir kez daha aydınlatma ihtiyacı hissetti, “Kahve, kahvedir.” veciz ifadesini tekrarladı ve istemeye istemeye masamızdan kalktı. Kalkarken de, bana kötü kötü bakmayı ihmal etmedi.Ancak onun masamızdan kalkması sohbet konumuzun değişmesine yetmedi. Ortaya attığı, “Kahve kahvedir!” tespiti, sohbetimizin yegane konusu olmuştu. Ahiretlik sorular peş peşeydi. Kahve neden kahveydi? Kahvenin kahve olduğunu ilk kim keşfetmişti? İlk kahveyi kim pişirmişti? Kıvamı nasıldı? İlk kahveyi kim içmişti? Kahveyi ilk içen kişi, kahvenin yanına çikolata ya da başka bir şey istemiş miydi? Kahve içtiğinin farkında mıydı yoksa kahveyi başka bir şey mi sanıyordu? Nargile de içiyor muydu? İlk kahve Yemen’den mi gelmişti? Nereye, kime götürülmüştü? Kahve kolilerini kontrol eden ilk gümrük memuru kimdi? Bu gümrük memuru, kahve kokusundan etkilenip, bi kahve olsaydı da içseydik demeyi içinden geçirmiş miydi acaba? Ve daha nice sorular...
Kafeden ayrıldığımızda sohbetimiz hala kahvenin, kahve olduğu üzerineydi. Ülkemizin Çin’i neredeyse ikiye katlayan ekonomik büyümesi mevzusuna gelince…
O mevzu hiç açılmadı. Ekonomik büyümede çeyrek dönemlik de olsa Çin’i nasıl ikiye katladığımızı gerçekte merak eden de yoktu. Çünkü masadakiler, ekonomiyle ilgi reel rakamları bildikleri gibi rakamlarla oynamanın ayrı bir sanat olduğunu da biliyorlardı.
Mustafa BULUT - Ahval (05.01.2018)
BİR GÜN EVE BİR GELİN GETİRDİLER
“Bir gün eve bir gelin getirdiler. Gelin değil, sanki kötülüğün yedi türlüsünü getirdiler. Evdeki aydınlığı karanlığa çevirdiler. Kendi elleriyle bozdular evin tadını tuzunu, kendi elleriyle kaçırdılar evdeki beti bereketi. Göz göre göre, bile bile ama istemeye istemeye yaptılar bunu. Ne annenin babanın hayatın imbiğinden süzülen tecrübelerine kulak asmıştı oğlan ne de çevrenin yapma etme demelerine. Ailenin durumu kabullenmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı.” satırlarıyla başlar “Evdeki Huzur”un öyküsü.
“Gelin yanıltmadı kimseyi. Oğlanı da aldı avucunun içine kısacık zamanda. Oğlanın içindeki haseti, kötü niyeti, hainliği de uyandırdı böylece. Kendine tanrıça Eris’in, oğlancağıza da Ares’in rolünü biçince, evi de arenaya çevirince, oğlanla birlikte başladılar bütün hünerlerini sergilemeye, kirli oyunlarını oynamaya.”
“Bencillik köreltmişti yüreklerini, hırs karartmıştı gözlerini. Bir zamanlar herkesin imrendiği ailenin üzerinden yalan ve fitne bulutları eksilmez oldu.” diye devam eder.
“Gelinin eve girmesiyle, oğlanı da kendine benzetmesiyle her şey tersine dönmüştü. İkisinin derdi, artık sahip oldukları değildi. Ailenin diğer fertlerinin elinde kalanlardı. Çünkü açgözlü olunca insan, sahip olduklarına değil, başkalarının sahip olduklarına bakarmış. Kendi sahip olduklarını değil, başkalarının sahip olduklarını sayarmış. Gelinin akla ziyan oyunları yüzünden oğlanın giderek artan bencilliği vicdanını susturmuş, nankörlüğü yüreğini karartmış, ihaneti ise karakterinin sıradan bir davranışı hâline gelmişti.
İçinde huzurun eksik olmadığı, aile fertlerinin birbirini sevip saydığı, herkesin; birimiz hepimiz, hepimiz; birimiz için dedikleri evi, türlü oyunlarla, entrikalarla döndürdüler yaşayan ölüler mezarlığına. Ailenin birlik beraberliği gidince, huzur da gitti.” diyerek yansıtır evde yaşanan trajedinin ibretlik halini.
Gözü doymayan, gönlü vefaya kapalı, kendi çıkarı uğruna en yakınındakini bile harcamaktan çekinmeyen, kendisine uzatılan eli tutmak yerine, o eli ne zaman kendi lehine kullanacağını hesaplayan manipülatör bir gelinin eline düştüyse oğlan, vay o ailenin haline!
Bilindiği üzere manipülatör insan açıkça savaşmaz. Çok iyi dost rolü yapar. Tarafları birbirine karşı savaştırır. Kendi söylediklerini rahatlıkla inkar eder, başkalarının söylediklerini çarpıtır. Önce eşinin ailesiyle arasına görünmez duvarlar örer, sonra o duvarların neden yükseldiğini yine o aileye mal eder. En tehlikeli tarafı ise kendisini hiçbir zaman oyunun kurucusu olarak göstermez. Çoğu zaman bütün hikâyede kendisini yalnızca mağdur olarak gösterir. Mağduriyet edebiyatının da hakkını verir.
St. Claudius’un şu iki öğütü ile biter “Evdeki Huzur”un öyküsü. Huzur içinde yaşayan bir aile istiyorsanız, çocuklarınızı ezik, kişiliksiz ve bencil yetiştirmeyin. Böyle büyüyen çocuklar, ezikliğini yapay egoyla kamufle etmeye çalışan, yapay egosunu özgüven sanan, nankör ve hain olurlar. Zamanla da size en büyük zararı vermeye çalışan düşmanınız olurlar.
Ruhu aç, gözü aç, yüreği fitne ve fesatlıkla yoğrulmuş birini de asla ailenizin içine sokmayın. Böyle birini ailenin içine sokarsanız, önce çocuğunuzu, ardından huzurunuzu, en sonunda da birlik ve beraberliğinizi kaybedersiniz.
Mustafa BULUT - Ahval (05.09.2009)
TENEKE ALTIN OLMAZ
Eski bir dostla karşılaştım. Oldukça kızgın görünüyordu. “Hayrola!” dedim, “Nedir bu sıkkınlık, neye kızmışsın?” Anlattı. Üniversite sınavına (YKS) ikinci kez giren ama sınavının pek de iyi geçmediğini söyleyen yeğenine, iyi niyetle, “Bak demiş, benim kız çok çalıştı, istediği yeri kazandı. Sen de sıkı çalışırsan istediğin yeri kazanırsın. Yeter ki sıkı çalış” demiş. Peki yeğen ne yapmış? Amca gittikten sonra anne ve babasına, “Yeter be! Kızının canı cehenneme! Kızını ne diye övüyor bu adam benim yanımda!” demiş, estikçe esmiş, gürledikçe gürlemiş.
Anlattıklarını dinledikten sonra, “Yeğenin haklı!” dedim. Üstelik güldüğümü de görünce, şaşırdı. “Niye haklı? Hem sen niye gülüyorsun?” diye sordu. “Aynı hatayı ben de yapıyorum” dedim. Tanıdığım, bildiğim çocuklara hep aynı şeyleri söylüyorum. "Çalışırsanız, başarırsınız!" diyorum. Eminim onlar da senin için söylenenlere benzer şeyleri söylüyorlardır benim için.
“Hata mı bu?” dedi. “Evet!” dedim. Söz dinlemeyen, kendi bildiğini yapan, hesabına gelen şekilde davrananlara söylenecek sözler mi bunlar?” dedim. “Yeğenin sadece şımarık değil, senin hava attığını düşünecek kadar çapsız ve hadsiz, hayatın gerçeklerinden de bir o kadar kopuk. Hava atmanın çok farklı bir şey olduğunun, illaki hava atılacaksa, havanın rakiplere atılabileceğini, klasman dışında kalanları kimsenin hesaba bile katmadığının farkında değil.”
Gösterdiği performansla amatör ligde bile kolay kolay forma giyemeyecek birine, motive etmek için “Sıkı çalışırsan, sen de La Liga’da forma giyebilirsin. Messi olabilirsin” denir mi? Dersen, olacağı budur. 3. sınıf kafaya, 1. sınıf örnek girmez. “Bilesin ki iyi niyetle söylediğin şeyler yüzünden yeğenin, hiçbir şeyden haberi olmayan kızına da düşman kesilecektir” dedim. “Bunu hiç düşünmemiştim!” dedi.
Öğretmenlerin neredeyse bütün velilere söylediği, “Çocuğunuz çok zeki ama çalışmıyor!” misali, herkes çocuğunun çok zeki, çok yetenekli olduğunu sanır ya da olmasını ister ama gerçekçi olmak gerek. Çocukların zeka düzeyi, algı durumu, potansiyeli bir değildir. Her çocuk ayrı bir dünyadır. Soluğu 100 metre koşmaya ancak yeten birine, 4x400 metre bayrak yarışında koşacaksın diyemezsin. Çocuktaki kapasite sınırlıysa, anne baba ne yaparsa yapsın, elde edecekleri sonuç da sınırlı olur. Bazen kuş, taşa değer misali, kapasitesi çok sınırlı olmasına rağmen oldukça iyi yerleri kazanan çocuklar oluyor. Sınavlar, malum test olduğu için atıp tutturma durumları olabilmektedir. Ama bu da istisna teşkil ediyor.
Gece geç saatlere kadar elinde telefon mesajlaşan, habire resimler paylaşan, sosyal medya platformlarında sürekli sörf yapan, bu yüzden geç uyuduğu için öğlene kadar uyuyan, yalvara yakara uyandırılan, yediği önünde, yemediği arkasında olan, anne ve babanın yalvarmasıyla, zorlamasıyla ders çalışan, başarısızlıklarda bahanelere sarılan, yüzünde çıkan sivilceye üzüldüğü kadar başarısızlığına üzülmeyen, sınav sonuçları açıklanınca bir iki gün ağlama moduna giren, üçüncü gün neye ağladığını unutan, sosyal medyada hangi resmini paylaşacağına kafa yorduğu kadar dersleri için kafa yormayan birinden güzel ve başarılı şeyler beklemek de akıl kârı değildir. Böyle çocukların üzerine kurulan hayallerin kırıklıklarının yaşanması kaçınılmazdır. Hayaller Avenue des Champs-Élysées yani Şanzelize Bulvarı iken, gerçekler Mercan Yokuşu olur!
Bu çocukların göstereceği olası başarılar da, aslında onların değil, anne ve babalarınındır. Çünkü bu başarılar, anne ve babalarının gösterdiği uğraş ve çabaların, harcadıkları maddi ve manevi emeklerin sonucudur. Sokaklar, sanayi siteleri aslında bu tiplerden çok daha iyi potansiyele sahip oldukları halde, böyle anne babaya sahip olmadıkları, çalışıp aile geçimine katkıda bulunmak zorunda oldukları ve ne yazık ki ellerinden tutulmadıkları için harcanan çocuklarla doludur.
Kapasitelerinin sınırlı olduğunu defalarca gösteren çocuğu zorlamayınız. Daha büyük başarılara mahkum edip, ezik ve kişiliksiz bir şekilde büyümelerine, hayata atılmalarına neden olmayınız. Kaş yapayım derken, göz çıkarmayınız. Akademik başarı tek başına her şey değildir. Kendi egonuzu tatmin etmek isterken, çocuklarınızın hayatını yaşanılmaz kılmayınız.
Sonuç olarak, tenekeye ısrarla istersen altın olursun demekten daha saçma şey, o tenekenin altın olmasını beklemektir. Oysa, kesin olan bir şey vardır: Tenekeden altın olmaz…
Mustafa BULUT - Ahval (25.06.2014)
EZİKLİĞİN SERÜVENİ
Hayatın değişmez gerçeğidir! Sana en büyük zararı; en yakınındakilerden en çok iyilik yaptıkların, yardımcı oldukların, gözlerini açtıkların, kıçlarını kaldırdıkların verir.
Bunların ekmeği dizlerinin üstündedir. Sadakatleri de, minnet duyguları da pamuk ipliğine bağlıdır. Kendileri için yapılanları anında unutan, hesaplarına geldiği anda ya da en ufak bir çıkar çatışmasında, seni rahatlıkla yarı yolda bırakabilen insanlardır bunlar.
Bilginden, birikiminden, yaptıklarından, ortaya koyduklarından dolayı sana duydukları hayranlık, zaman içinde sana karşı içlerinde hissettikleri ezikliğe dönüşür. Sayende biraz palazlanınca, gözlerini bürüyen hırs ve içlerini karartan hainlik yüzünden, istedikleri gibi at koşturamamanın, egolarını istedikleri gibi tatmin edememenin önündeki en büyük engel olarak seni görürler. Bu süre içinde, sana karşı hissettikleri eziklikleri de, sana karşı beslenen ve günden güne büyüyen kine dönüşür. Sadece kini değil, kinle birlikte, sana karşı içlerinde büyüttükleri ve adını açıkça koyamadıkları sinsi düşmanlığı da taşırlar.
Çünkü senin adının geçtiği yerde yok hükmünde olduklarını, ne yaparlarsa yapsınlar, senin gölgenin dışına çıkamayacaklarını bilirler. Bu yüzden, bu sümüklü namussuzlar, daha düne kadar büyük hayranlık duydukları seni, kötü biri olarak lanse etmek, onların başarılı olmalarını engelleyen, önlerini kesen biri olarak göstermek çabası içine girerler. Bu yüzden, seni küçük düşürebilmek, senden ezikliklerinin intikamını alabilmek için her türlü yalanı, karalamayı, iftira atmayı gündelik işleri haline getirirler.
Hayatının en büyük pişmanlığını, işte bu aşağılık varlıklar yüzünden yaşarsın. Çünkü içlerindeki bencillik, nankörlük, hainlik gibi melanetleri büyük bir ustalıkla gizleyen bu asalak namussuzların, “Asla yapmazlar!” dediğin her türlü adiliği ve namussuzluğu yapabilecek bir yaradılışta olduklarını bizzat yaşayarak görürsün. Onların yüzünden uğradığın maddi ve manevi zararların haddi ve hesabı yoktur ama kimin umurunda!
Güzel şeyler ortaya çıksın diye verilen onca emek, harcanan bunca para ve zaman, ele geçen sayısız fırsat, palazlanmalarının ve havaya girmelerinin doğal yansımaları olan hadsizlikleri, nankörlükleri ve hainlikleri yüzünden kocaman bir hiç olmuştur. Kaybettirdiklerine değil de sadece kaybettiklerine baktıkları için onlara sorarsan, mağdur daima onlardır.
Yalancılıklarının, nankörlüklerinin, üç kağıtçılıklarının, hainliklerinin tescilli olmasına rağmen, masallarını gerçekmiş gibi dinlemeye, söylediklerine inanmaya dünden hazır, sorgulama yeteneğinden yoksun, akıllı ve zeki geçinen aptalların varlığı, rahatsız edici bir diğer husustur. Bu aptallar yüzünden, asla öz eleştiri gibi bir durum değerlendirmesine girmezler, Yaptıklarını samimi bir şekilde sorgulama ihtiyacını duymazlar. Neden oldukları zararın boyutuna bakmazlar. Yalanlarına, iftiralarına ve mağdur edebiyatlarına devam ederler. Nasılsa onları dinleyecek, gerektiğinde onlara hak verecek aptallar vardır.
Sonuç olarak, kargayı gül bahçesinde sabaha kadar gezdirsen de, bülbül olmaz. Sırma işlemeli çul giydirsen de it, itlikten vazgeçmez. Dolayısıyla, layık olana layık olduğunu vereceksin. Karakterinde kötülük, nankörlük ve alçaklık taşıyan birine ne verirsen ver, değişmez. Eskiler boşuna dememiş, ”Domuzun boynuna altın takılmaz."
Mustafa BULUT - Ahval (02.02.2015)
DAMDAKİ KEMANCI
Öğleden sonra yazıhaneye uğradım. Askerlik arkadaşım Mehmet'le bir iki bardak çay eşliğinde sohbet etme vaktim gelmişti her zamanki gibi. Yazıhaneye girdiğimde Mehmet meşguldu. Hemen karşısında düzgün giyimli, tipinden buralı olmadığı belli adamın biri de oturmuş, sanırım otobüsünün hareket saatini bekliyordu. Oturuşundan belli ki uzun bir yoldan gelmiş, aktarma yapıp, yoluna devam edecek. Selam verip, yanındaki koltuğa, "Bismillah" deyip oturdum. Sesini çıkarmadan dik dik baktı bana. Aradan epey zaman geçti. Sessizliği bozmak istedim. Genzimi temizleyerek konuşmaya hazır hale getirdim kendimi. Lakin sohbet edilecek bir tipe de benzemiyor ki, "Ne olacak bu memleketin hali?" diyerek derinden bir giriş yapayım.
Bu esnada yazıhanedeki Nuh Nebi'den kalma, kıytırık radyoda acayip bir müzik çalıyordu. Bizim müziklere hiç benzemiyor. O sırada adam, kendi kendine, "Damdaki kemancı" dedi. Niye öyle dedi, anlamadım. Ben de belki radyodan bir şey duydu deyip, kulağımı radyoya dikledim, lakin ne müzikten ne de söylenenlerden hiçbir şeyi çözemedim. Çaktırmadan ara ara bana baktığını görünce, elin yabancısı müzikten anlamadığımızı düşünerek arkamızdan konuşmasın diye sanki müziği, söylenenleri anlıyormuşum gibi gözlerimi hafif kısarak, kafamı ağır ağır, ciddiyetimden de asla taviz vermeden sağa sola, öne arkaya sallamaya, dudaklarımı müzikle ahenkli şekilde oynatmaya başladım. Göz ucuyla da adamı izliyordum. Adamın bana hayranlıkla baktığını görünce, kendimi rolüme daha bir kaptırdım. Kafayı öne arkaya sallamanın dozunu artırınca neredeyse sandalyeyle birlikte devrilecektim. Allahtan son anda kendime geldim. O sırada üstümüzden, yani damdan da ayak sesleri geliyordu.
Hayranlık dolu bakışlar arasında, büyük bir heyecanla "Damdaki kemancı'yı izlediniz mi?" diye sordu. “Ne damı! Ne kemancısı!” diyemedim. İçimden, "Ya Allah ya sabır!" diyerek, "Yoo izlemedim. Hem kemancının damda ne işi var?" diyebildim. “Şu an da damdaki kemancı falan değil, bizim Veli’dir” dedim. Aptallaştı garibim. Herhalde damda kimin olduğunu bildiğimi bilmiyordu. Oysa ki biliyordum. Damdaki Kuşbaz Veli'ydi. Güvercinlerini besleme saati gelmişti.
"Uzun yolculuktan dolayı mayışmış, damdan gelen ayak seslerini, keman sesiyle mi karıştırdı acaba zavallı adam", dedim kendi kendime. "Kemanın değil, Tenekeci Salih Usta'nın ayağına büyük geliyor diye giymediği için Veli'ye verdiği topuğu kırık, yandan çarklı kundurasının kart sesidir damdan gelen ses", dedim ona. Ama anlamadı dediklerimi. "Ne Veli'si, ne çarklısı" dedi sadece. Garibim ne de olsa yabancıydı. Yabancı olmasaydı, zaten damdakinin Veli olduğunu bilirdi. Hem Veli'nin damda olduğunu bilseydi, kemancıyı dama çıkarır mıydı hiç?
Acıdım haline, saflığına ama ayıp olmasın diye birşey de demedim. Usulca yerimden kalkıp, eve doğru yol aldım. Yol boyunca da, adamın durup dururken nerden icap etti de kemancıyı dama çıkardığını düşünerek kendi kendime güldüm. Tabi ki, arada da Allah kimseyi akıldan etmesin demeyi de ihmal etmedim.
Mustafa BULUT - Ahval (20.07.2015)
DEJENERASYON ve ÇÖKÜŞ
Yıllarca farklı disiplinlerde yönetim dersi verdim. İyi bildiğim bir alandır. Yönetim; bilgi, birikim, yetenek işidir. Planlama, örgütleme, yöneltme, koordinasyon ve denetim işlevleri vardır. Kendini yönetemeyen birine, yönetim yetkisi verilirse, “Yetersizlik, yetersizlikten beslenir” kuralı anında devreye girer.
Yetersiz yönetici, kendisi gibi yetersizlerden oluşturduğu ekibiyle, yetersizlik girdabında debelenip durur. Olan, yönettiğini sandığı kuruma olur. Dünden bugüne yaşanan kurumsal nitelikli krizlere bakıldığında, neredeyse tümünün temelinde yönetsel krizlerin olduğu görülür. Çapsız yöneticilerin çevrelerinin durumdan vazife çıkaran çapsız bir güruhla çevrilmesi de tesadüf değildir. Çünkü övecek, her şeyin yolunda olduğunu söyleyecek yalaka bir koroya ihtiyaç vardır. Ancak yönetim biliminde yetersizliğin karşılığı ve sonucu vardır: Dejenerasyon ve Çöküş!
Mustafa BULUT – Ahval (23.04.2016)
YÖNETMEK SANATTIR
Üniversitede okurken, Yönetim ve Organizasyon dersinde hocamız yönetimi açıklarken, “İşin yönetimi bilgi ve bilime, insanın yönetimi beceri ve birikime dayanır. Yönetim; bir yönüyle bilim, diğer yönüyle sanattır.” derdi.
“Yönetici; aklını bilime, yüreğini sanata, sırtını toplam kalite yönetimine dayayan kişidir. Çevremiz, kendini yönetici sanan idarecilerle doludur. Herkes idareci olabilir ama yönetici olamaz. Herkes idare edebilir ama yönetemez. Yönetmek, yönetilen kuruma katma değer katmaktır. Bu da çap ister, kapasite ister.” vurgusunu yapardı.
İş hayatına atılınca, idarecilerimizi görünce, hocamın ne demek istediğini çok iyi anladım.
Dahası şunları söylerdi, “Hayata atıldığınızda, yaptırım gücü elinde olduğu için yönetimi; emretmek, çalışanları küçümsemek, kendine yakın gördüğü ispiyoncu yalakalarla birlikte diğer çalışanlar üzerinde baskı kurmak, başarıyı kendine, başarısızlığı çalışanlarına mal etmek sanan zavallılarla çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Kendini yönetici sanan bu tür vasıfsız idarecilerin çapsızlığı, yetersizliği sizi yıldırmasın. Bu, aslında sizin için iyi bir deneyimdir. Onlardan bir yönetici nasıl olmazı öğrenirsiniz.”
Unutmayınız ki, yönetimde er ya da geç rasyonellik egemen olur. Çünkü işletmelerdeki yöneticilik, siyasetteki yöneticilik gibi değildir. Etkin ve verimli olmayan bir yönetimin, bir yöneticinin başarısızlığını sürekli kamufle etmek mümkün değildir.
Kamuya ait kurum ve kuruluşlara, "Bizden olsun, çamurdan olsun!" anlayışıyla kendini bile yönetemeyenlerin yönetici olarak atanabildiklerine şahit oluyoruz. Çok üzücü olsa da maalesef böyle bir gerçek vardır. Çünkü yanlış tercihin neden olduğu zararın faturası ne atayana ne de atanana çıkmıyor. Fayda - maliyet analizi de yapılmadığı için oldukça rahat davranılıyor. Ama özel sektörde, özellikle performans analizi yapılan işletmelerde, başarısız yöneticinin yöneticilik hayatı uzun olmaz. Başarısız yöneticinin yöneticilik hayatı uzun olursa, işletmenin ömrü uzun olmaz. Bu bilindiği için, başarısız bir yönetici mutlaka kapının önüne konur.
Hocamızın final cümlesi de şöyle olurdu: Çalışılan ortamlarda yaşananlar, kendini iyi yetiştirme çabası içinde olan, başarıya odaklanmış biri için iyi bir kariyer fırsatı demektir. Kendinizi geliştirmekten, toplam kalite yönetimi felsefesinden asla taviz vermeyin. İyi bir yönetici olma şansını kaçırmayın.
Mustafa BULUT - Ahval (27.11.2016)
(Eski öğrencilerimizden birinin sosyal medyadaki paylaşımı. Demek ki anlattıklarımızı harfiyen belleğine kazıyanlar da var.)
AYLA TEYZE
Ayla teyze, Yugoslav göçmeniydi. Yıllar yılı önce gelip yerleşmişler mahallemize. Ellili yaşlarının sonlarındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Renkli gözleri, uzunca boyuyla mahalledeki kadınlar arasında hemen dikkati çekerdi. Güzelliğinin farkındaydı. Gençliğinde kimbilir ne canlar yakmışsın diyenlere, “Yok canım daha neler!” derdi. Gerçekte ise bu sözleri duyunca gözlerinin içi gülerdi ve istemem yan cebime koy dercesine mutlu olurdu. Varlıklı bir aile değildiler. Nihayetinde rahmetli eşinin yaptığı iş ortadaydı. Ama zengin havası atmaktan büyük haz alırdı. Kolay kolay bir şeyi beğenmemeyi zenginlik alameti sanıyordu.
Ayla teyzemizin insanlarla ilgili değerlendirmesi tek bir kritere dayanıyordu. Kadınsa güzel, erkekse yakışıklı olması. Kişinin eğitimli, kişilikli, prososyal biri olması, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Kadın güzelse, varsın dünyanın en yeteneksiz kadını olsun, erkek yakışıklıysa, varsın dünyanın en kalitesiz, en kişiliksiz insanı olsun. İnsanların Ayla teyzemizden geçer not alabilmeleri, güzellik ya da yakışıklılık süzgeçinden geçmelerine bağlıydı. Gerisi sadece hikayeydi. Bir de paralı ya da parasının çok olduğunu sandığı insanlara pek laf etmezdi. Bunların dışında kalanlara türlü sıfatlar bulur, lakaplar yakıştırır, dalgasını geçerdi.
Yakışıklılık ve güzellikte de ilk sıraya elbette kendi çocuklarını, onların arkasına da yedi sülalesini koyardı. Ancak onlardan sonra sıra başkalarına gelirdi.
Kendi ailesine, sülalesine güzellikte, yakışıklılıkta toz kondurmazken, kendine göre güzel ya da yakışıklı bulmadıklarında mutlaka kusurlar arar, kusur falan yoksa da yaratırdı. Dahası, bulduğu ya da yarattığı kusurlar üzerinden, kişinin gıyabında dalgasını geçerdi.
Bu dalga geçmelerden kendi ailesi dışında, hemen herkes bir şekilde nasibini alırdı. Gelini ile gelininin ailesini de tefe koymuştu diğer herkesi koyduğu gibi. Gelini için elleri çok büyük, kafası çok küçük diyerek, elleri için fırıncı küreği, kafası için ise fındık kafa gibi lakaplar takıp dalgasını geçerken, gerçekte kızcağızın ne elleri abarttığı kadar büyüktü ne de kafası söylediği kadar küçüktü. Sadece gelin değil, gelinin anne ve babası ile kardeşleri de diğer herkes gibi dalga geçmelerden, lakaplardan paylarını alırlardı. Ama kendi oğlunun aslan yelesini andıran kepçe kulaklarına, kızının kocaman burnuna asla bir şey demezdi.
Kimseye adıyla da hitap etmezdi. Örneğin gelinin babasının adı Adil’di. Ama ondan bahsederken Adil demiyor, uzun ve çırpı bacaklarından dolayı Leylek Ado diyordu. Gelinin annesinin Meryem olan adını da, kadının boyunun kısalığından dolayı Meryemhort yapmıştı.
Yıllar sonra eski mahallemizi görmeye gittiğimizde tesadüfen Ayla teyzeyle karşılaştık. Eski havasından, güzelliğinden eser yoktu. Güzelliğin geçici, yılların nasıl acımasız olduğunun canlı bir örneği karşımızdaydı. Artık yetmişli yaşlarında, çökmüş, gözlerinin feri gitmiş, duba gibi bir kadındı. Çok fazla kiloluydu. Kemik erimesinden dolayı boyu da oldukça kısalmış, kamburumsu bir hal almıştı. Elinde bastonuyla zar zor yürüyordu.
Kendimizi tanıttık. Aradan epey zaman geçmesine rağmen hatırladı bizleri. Yalnız başına yaşadığını, kızının, eşinin görevi nedeniyle ülkenin öbür ucuna gittiklerini, oğlunun da gemilerde çalıştığını, bazen aylarca denizde kaldığı için gelininin, çocuklarıyla birlikte anne babasının yaşadığı mahalleye yerleştiklerini söyledikten sonra, çocuklarının vefasız çıktığını, kimsenin kendisini arayıp sormadığını ekledi. Komşularına dualar ediyordu. Anlaşılan, bir zamanlar tipleriyle dalga geçtiği, kusurlar bulduğu, lakaplar taktığı komşularının maddi ve manevi yardımlarıyla hayatına devam ediyormuş.
Karşılaştığımızda arkasından gelen çocukların, bizleri görür görmez kaybolmalarına başlangıçta bir anlam verememiştik. Meğerse, Ayla teyzenin aşırı kilosu ve kamburumsu haliyle, aksayarak yürümesiyle dalga geçmek için her zamanki gibi peşine takılmışlar.Ayla teyzemiz baston eşliğinde, ağır aksak, zar zor yürürken, kocaman kalçalarının bir sağa bir sola savrulmasıyla dalga geçiyorlarmış. Aile terbiyesinden yoksun çocukların, bu tür konularda nasıl acımasız olabildikleri herkesin malumudur.
Kalçalarının her sağa savrulmasında “sağ”, her sola savrulmasında “sol” diyerek, adeta askeri yürüyüş düzeni içinde ve marş modunda sağ, sol, sağ, sol diyerek arkasından yürüyorlarmış. Arada da “Tombiş teyze sağa dön!” ya da “Tombiş teyze sola dön!” demeyi ihmal etmeden.
Bunları söyledikten sonra, “Görüyor musun yavrum! Çocukların maskarası olmuşum. Bu yüzden pek sokağa çıkamıyorum!” deyince, kendi çocukları ve sülalesi dışında kalan tanıdık bildik herkeste fiziki kusurlar aradığı, lakaplar taktığı, dalgasını geçtiği zamanlar geldi aklıma. Gayri ihtiyari, “Etme bulma dünyası” dedim. Mırıldandığımı farkedince “Ne dedin yavrum? dedi. “Hiç!” dedim.
Ayla teyzeden ayrılınca, şu sorular aklıma takılıp kaldı: İnsanlar, eninde sonunda aynı muameleyle karşılaşabileceklerini neden hiç düşünmezler ve ona göre davranmazlar? İnsanlar, “Eden bulur!” atasözünün yaşanmışlığını neden umursamazlar?
Ayla teyzenin yaşadıklarına üzüldüm ama vakti zamanında yaptıkları gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçince, geçmişte yaptıklarının bedelini ödüyor dedim kendi kendime.
Büyüklerimiz boşuna dememişler, “Ne ekersen, onu biçersin!”
Mustafa BULUT – Ahval (23.03.2019)
OKUSUN, ADAM OLSUN
Tek çocuğumuzdu. En değerlimizdi. Gözümüz gibi bakıyorduk. Öğrencilik hayatında pek başarılı biri değildi. Kapasitesi belliydi. Bunu ben kabullenmiştim ama annesi bir türlü kabullenemiyordu. O yüzden adeta arkasından itekleyerek, her yıl dersanelere, özel kurslara, özel hocalara, dergilere dünyanın parasını ödedik başarılı olabilsin diye. Bütün bunlara rağmen üniversite sınavlarının ancak dördüncü girişinde bir vakıf üniversitesinin tıp fakültesine kapağı atabildi. Dört yıl sonra kazanmış olsa da, sevinmiştik, özellikle annesi çok sevinmişti. Sınav sonucu iyi, güzel, hoştu lakin bu bizim için yeni bir masraf kapısı, ciddi parasal sıkıntıya girmek anlamına geliyordu. Oğlumuz burslu kazanamamıştı. Okul aidatları da az buz değildi.
Ben öteden beri özel üniversiteye karşıydım. Parası olanın istediği yerde okuyabilmesine, parası olmayanın okuyamamasını vicdanen doğru bulmuyordum kendi adıma. O yüzden özel bir okula gitmesine sıcak bakmıyordum. Zaten onu parayla okutacak maddi gücümüz de yoktu. Ama annesi her türlü fedakarlıkta bulunmaya, mutfak masrafı başta olmak üzere her şeyden kısmaya, her zamanki gibi dünden razıydı. Yeter ki oğlum okusun, adam olsun diyordu. Biricik felsefesi buydu.
Altı yıl, uzatmalarla koca 8 yıl oldu. Ülkenin ekonomik koşulları belliydi. Maaşım, bu aidat işini kotarmaya yetmiyordu. Üstelik oğlan 5. sınıfa geldiğinde emekliliğim de gelmişti. Emekli maaşının ne kadar olduğu da malum. Kısacası bayağı zorlanıyorduk. Evde huzur kalmamıştı. Ekonomik sıkıntımızın nedeni olarak eşim beni suçlamaya başlamıştı. Neden daha fazla kazanamıyorum diye. Aidatları ödemek için artık eş dosttan borç almaya başlamıştım. Başkalarının el ayak işlerini yaparak üç beş kuruş daha kazanmaya başladım ama bu da ilaç olmuyordu maddi sıkıntımıza. Her şeye rağmen bir umudumuz vardı. Çocuğumuz okulu bitirecek, doktor olup maaş sahibi olunca, elbirliğiyle borçlarımızı ödeyecektik nasıl olsa.
Bu beklentilerle hayat devam ederken ve borç üstüne borç binerken, oğlumuz nihayet okuldan mezun olup, zorunlu hizmet kapsamında, İç Anadolu’da güzel bir ilimizin şirin bir ilçesine atandı. Hepimiz çok mutluyduk. Hele ben! Nasıl olsa artık okul aidatı ödemeyecektim. Dahası, oğlumuzun doktor olabilmesi için aldığımız borçları birlikte peyder pey ödeyecektik. Ben ve annesi artık geceleri rahat uyuyabilecektik.
Ama bütün beklentilerimizin uçup gittiğini, hayallerimizin boşa olduğunu anlamamız için fazla zamana ihtiyacımız olmadı. Henüz daha ilk ayı dolmadan, ilk maaşını bile almadan gelip demez mi annesine, “Ben evleniyorum!” Evlenmek istiyorum da demiyor, evleniyorum diyor. Demek çoktan kararını vermiş beyefendi.
Annesinin, “Oğlum bu evlilik de nereden çıktı? Bir sürü borcumuz, harcımız var. Nasıl olacak?” demesi bir anlam ifade etmemiş olacak ki, “Evleniyorum. Sizden de bir şey istemiyorum!” demiş. Anne şunu diyememiş, “Yavrum, senin için içine girdiğimiz cendere ne olacak? Bu borçları baban bir başına nasıl ödeyecek?”
Çaresiz kabullendik. Özellikle annesi üzülmesin diye düğününde de elimizden geleni yaptık. Düğün boyunca gelin hanımın yüzünden memnuniyetsizlik aksa da, borçlarımızı artırmak pahasına elimizden geleni yaptık. Gelin hanımın, bizi oğlumuzun anne ve babası olarak değil de, müstakbel eşinin başının belası gibi gördüğünü açıkça hissettirmesi de çok ağrımıza gitti ancak oğlumuzun hatırına buna da sesimizi çıkarmadık, sineye çektik.
Bütün bu yaşananlardan sonra, bir zamanlar imrenilerek bakılan çiftten, eşim üzüntüden şeker ve tansiyon hastası, ben de borçları nasıl ödeyeceğim diye düşünmekten tansiyon ve şekerin üstüne bir de akıl hastası oldum. Bizim hastanenin doktorları çok kibar olduklarından, açıkça demiyorlar tabi ki kafayı yediğimi. Google’dan baktım teşhisleri ne nenem şeydir diye. Majör depresyondan kaynaklı anksiyete bozukluğu diyorlar. Mutsuz ve endişeli yaşamaya alışmıştım zaten ama ara ara ortaya çıkan hafıza kaybı da artık bir türlü peşimi bırakmıyor.
Normal şartlarda bir baltaya sap olamayacakken, okuyup adam olabilmesi uğruna bütün bir dünyamızı kararttığımız biricik oğlumuz mu? Düğünlerini yaptıktan sonra gittiler. Gidiş o gidiş! Aradan yıllar geçti. Nasıl olduğunu, neler yaptığını da bilmiyoruz. Telefonlarımıza, aramalarımıza hiç cevap vermedi ki bilelim nasıl olduğunu, neler yaptığını.
Kötü bir davranışla karşılaşırsak, annesinin kalpten, benim de kahırdan gideceğimi bildiğimden, yüreğimiz özlemden dolayı kan ağlasa da, habersiz görmeye gitmekten de hep çekindik. Üstelik yalancılığımız da cabası. Soran eş, dost, akrabaya görüştüğümüzü, bizleri sık sık aradığını ve iyi olduklarını söylüyoruz.
Borçlar olduğu gibi benim boynuma kalınca, yıllar önce bin bir zahmetle satın aldığımız evi mecburen sattık. Şehrin kenar mahallelerinden birinde, oldukça eski ama bütçemize uygun bir ev bulup kiracı olarak yerleştik. Yerleştikten bir süre sonra yolun hemen karşısındaki tek katlı ev ve evin sakinleri dikkatimizi çekti. Ev, bizim oturduğumuz evden de daha eski, daha basık, zamana yenik düştüğü için duvarının boyaları kaybolmaya yüz tutmuş, bir kısmı düşmüş, bir kısmı da her an düşmeye hazır kabarmış sıvalarıyla dikkati çeken, küçücük bahçeli bir ev.
Gördüğümüz kadarıyla evde dört kişi yaşıyor. İkisi oldukça yaşlı, ikisi de oldukça genç bir aileden oluşuyor. Genç erkeğin, bastonla bile zar zor yürüyen yaşlı adama gösterdiği ilgiden, yaşlı adamın babası olduğunu tahmin etmek güç değil. Sonradan öğrendik ki genç adamın adı Yaşar’mış. Ekonomik şartlardan dolayı ailesi okutamamış, bir kargo şirketinde mal indir bindir işinde yani tabiri caizse hamal olarak çalışıyormuş. İki yıl kadar önce evlenmiş. Anne ve babasıyla birlikte aynı evde yaşıyorlarmış. Yaşlılık ve ağır romatizmal rahatsızlığından dolayı yürüyememesinin yanı sıra ileri düzeyde Alzheimer da varmış babada. Annede de beyninde tespit edilen, hareket ve konuşma zorluğuna neden olan habis bir ur varmış ve ne yazık ki her geçen gün daha kötüye giden bir seyir izliyormuş hastalığı.
Oğlanın her iş çıkışında bunca yorgunluğuna rağmen, evde bütün gün hareketsiz oturan babasının koluna girerek sohbet ede ede sokağı baştan sona yürütmesi, gelinin anneye adeta gözü gibi bakması, bizi gencecik adama ve eşine karşı büyük bir hayranlık seline sürüklese de, bizim oğlanı ve gelini düşündükçe kâh hayıflandığımızı kâh tarifsiz bir üzüntüye ve kedere boğulduğumuzu söylemezsem, doğruyu söylememiş olurum.
Arkalarından ittirile ittirile, binbir türlü fedakarlıklarla dersanelere gönderilen, özel dersler aldırılan, para dökülerek adeta zorla okul kazandırılan, mevki makam sahibi olması sağlanan ama işi bitince yani bir halt olunca, onun için yapılan bütün bu fedakarlıkları bir çırpıda unutup, her şeyi ben yaptım diyen ruhsuz çocuklarınız olacağına, türlü nedenlerle okuyamamış ama kendi ayaklarının üstünde duran, ekmeğini taştan çıkaran çocuklarınızın olması, ahir ömrünüzü huzur içinde geçirmeniz için daha evladır. Çünkü bu çocukların ahde vefası, hazıra konan, para zoruyla okutulan ve bu sayede bir yerlere gelen çocuklardan fazladır. Çünkü bu çocuklar, emeğiyle para kazanmanın zorluğunu bildiklerinden ve çocukluktan itibaren kendi paralarını kendileri kazandıklarından, hesap kitaplarını da bilirler. Bu yüzden bencillikten, nankörlükten, hadsizlikten, en önemlisi de ucuz kurnazlıklardan uzaktırlar.
Asaletin ruhta olduğunu, nihayetinde, “Okusun adam olsun!” felsefesinin her zaman tutmadığını, insan olmanın okumayla, mevki makamla, parayla pulla ilgisinin olmadığını yaşayarak öğreniyor insan.
Mustafa BULUT – Ahval (28.08.2018)
HEM DE İKİ DÖNEM!
Yıllar yılı önceydi. Üniversiteli olmanın, Neruda’yı ezbere okumanın, Hegel’i anlamaya çalışmanın, Weber’in Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhundaki sıkıntısını çözmenin, Das Kapital’i okumanın, Marx’ı eleştirmenin, Brejnev’i halkın devleti olacağız dedi diye oportünist olarak suçlamanın, dayanılmaz hafifliğinde uçuyorduk. Kahve köşelerindeki siyasi tartışmalarda, karşı tarafı ezip geçmenin tarifsiz şımarıklığı içindeydik. Cüretimiz büyüktü. Dünyayı değiştirmek derdindeydik.
Böyle bir zamanda, oldukça kalabalık bir ailenin mensubu olan bir mahalle arkadaşımız, falanca partiden olan bir tanıdığımız milletvekili adayı olmuş, ekibiyle birlikte bu akşam bizim evin bahçesinde bir tanışma, sohbet toplantısı için gelecek, siz de gelseniz, en azından çevremizde okumuş gençlerin de olduğunu gösteririz gelen misafirlere dedi. Malum, o zamanlar şimdiki gibi üniversite öğrencisi bolluğu yoktu.
Bizim için de bir değişiklik olur, gidelim dedik. Sözleştiğimiz gibi üç arkadaş birlikte gittik. Milletvekili adayımız da az önce gelmişti. Kendisini tanımıyorduk. Hoşgeldiniz faslından sonra esas mevzuya geçildi. Adayımız, o dönem tek başına iktidarda olan partinin il başkanıymış. Milletvekilliğine soyunmuş. Konuştukça gördüm ki, oldukça bozuk bir dille, -ecek, -acaklı afaki ifadelerle, arada dini motiflerle süslediği cümlelerle kalabalığı etkilemeye çalışıyor. Ara sıra da ben Meclise gidersem şöyle şöyle yapacağım diyor. Ama cümlelerin içi boş, bilgi birikimden yoksun. Epey sabrettikten sonra dayanamadım sordum, “Yapacağım dediklerinizle ilgili bir hazırlığınız, bir projeniz var mı?”
Böyle bir soru beklemediği şaşkınlığından belliydi. Bir an durakladı. Sen de nereden çıktın der gibi baktı. Bahçe lambasının loş ışığında bile yüzündeki tuhaf ifade sırıtıyordu. Çok büyük sözler söylüyor edasıyla aynen şunları dedi, “Siz proje getireceksiniz, ben de gereğini yapacağım.” Söylediklerine cevaben, “Madem projeyi ben hazırlayacağım o zaman sana neden vereyim. Hazırladığım projemle ben gidersem daha iyi olmaz mı?” Adayımız, bu dediklerimi duyunca, bozuntuya vermedi ama çok sinirlendiği belliydi. Masanın karşı tarafından, oturduğu yerden elindeki anahtarı bana doğru uzatarak, gidebiliyorsan git dedi. Sonradan öğrendim ki uzattığı anahtar, il başkanlığının kapısının anahtarıymış. Keşke alsaydım dediğim zamanlar da olmadı değil hani. Şaka bir yana, pek de verimli geçmeyen toplantı bitince, adayımız ve yanındakiler soğuk bir vedalaşmayla çekip gittiler.
Bizi evlerine davet eden arkadaşımız, bizleri davet etmenin pişmanlığı içindeydi ama yapacak bir şey de yoktu. Olan olmuştu. Arkadaşa dönüp dedim ki adamımız bu dille, bu bilgi birikimle mi seçilecek, milletvekilliği yapacak!
Adayımız, artık bizim de radarımızdaydı. Ne yapacak, ne edecek merakıyla takipteydik. Türkiye gerçeğini hem o seçimde hem de sonraki seçimde yaşadık. Adayımız iki dönem üst üste milletvekili seçilerek bizi ters köşe etti. Yemin dışında hiç kürsüye çıkmasa da, kayda değer bir şey yapmasa da, koca iki dönem Ankara’daki vekilimiz oldu.
Siyaset, esas itibarıyla, demagoji yapma, kendine fayda sağlama kurnazlığı değil, fayda yaratma sanatıdır. Bu gerçeğin bizim ülkemizde karşılığı olmadığı içindir ki bugünlerde de sosyal medyada ve başka platformlarda görüyoruz, sporcularımız, şarkıcılarımız, eş durumundan yararlananlarımız, boşta gezerlerimiz, farklı meslek gruplarındaki bir halt olmazlarımız da aziz milletimize olan borçlarını, büyük bilgi birikimleriyle (!) ödemek adına fedakarlık (!) yaparak milletvekilliğine soyunmuşlar. Muhtemelen seçilecekler ve Türkiye gerçeğini bir kez daha yüzümüze çarpacaklar. Layığımızı bir kez daha göreceğiz yani…
Ne diyelim! Vatana millete hayırlı olsun.
Mustafa BULUT - Ahval (11.02.2020)
İT İTTİR!
İş bu vesika, bazı dostların "Bu vesikaname-i fitnekâr"ın, hakaret müptelası halis muhlis fırfırıklara ve ol çizgide arz-ı endam eden avenesine ithafen gayri muayyen bir vakte kadar boyunlarına asılmış yafta niyetine duvarda asılı kalsın arzularına binaen tekrardan neşredilmiştir.
Efkâr-ı Umumiyenin Nazar-ı Dikkatine!
İtliği Meclis-i Vala’ca tescilli, zavallılığı ve silik kişiliği Meclis-i Ayan’ca beyan edilen, halet-i ruhiyesindeki meymenetsizlik namütenahi yüzüne vuran, derviş-i abdallık postunu, derviş-i aptallık postu sanan ve Ziya Paşa’nın meşhur Terkib-i Bend’inin “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma, Zer-dûz palan ursan, eşek yine eşektir” dizelerini onu öngörerek yazdığı rivayet edilen mahlukât, benim gibi “Dört kitabın mânâsı bellidir bir elifte. Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır” diyenler için, “Bu ve bunun gibiler çok tehlikelidir” demiş.
Bir itin, ben ve benim gibileri tehlikeli görmesi elbette zat-ı şahanem için hoş bir şey, lakin iti endazeye vurunca hoşluk, yerini boşluğa bırakıyor. İti, halis muhlis “kuçıke ber deri” sanıyorsun, şeytanın yeni yetme köçeği çıkıyor. İti halis muhlis mal sanıyorsun, gayri safi milli hasıladaki yeri zerzevat-ı adiye çıkıyor.
Yani demem o ki; söyleyen adam değil, söylenen de laf değil. Amma velakin bu ite verilecek kısacık bir cevap da olmalı. Cevap, elbette itin anlayacağı dilden olmalı. Bu cevap, itliğinin değerine değer de katmalı. Ki, itliği katmerli olsun. Hatta şunu da yapmalı: İnsaniyet namına bu cevabı ibret-i âlem için itin boynuna yafta niyetine de asmalı.
Ama asıl mesele şu: Bu it için değer mi?
Mustafa BULUT - Ahval (25.03.2020)