Doç. Dr. Mustafa BULUT Hakkında Kurumsal Görevler Verdiği Dersler Galeri İletişim

Avatar
DMK-DAL
Doç. Dr./ Assoc. Prof. Dr
Dicle Üniversitesi. Dr. /
PhD. Marmara Üniversitesi
Economics, Regional Studies,
Development, Poverty




Çalişma Alanları

Kalkınma Yoksulluk Göç Sürdürülebilirlik Bölgelerarası Dengesizlik Yenilenebili Enerji


!!!

Başarılı olmak demek, yalana ve bahaneye ihtiyaç duymamak demektir.


ORADAN BURADAN


DAMDAKİ KEMANCI

Öğleden sonra yazıhaneye uğradım. Askerlik arkadaşım Mehmet'le bir iki bardak çay eşliğinde sohbet etme vaktim gelmişti her zamanki gibi. Yazıhaneye girdiğimde Mehmet meşguldu. Hemen karşısında düzgün giyimli, tipinden buralı olmadığı belli adamın biri de oturmuş, sanırım otobüsünün hareket saatini bekliyordu. Oturuşundan belli ki uzun bir yoldan gelmiş, aktarma yapıp, yoluna devam edecek. Selam verip, yanındaki koltuğa, "Bismillah" deyip oturdum. Sesini çıkarmadan dik dik baktı bana. Aradan epey zaman geçti. Sessizliği bozmak istedim. Genzimi temizleyerek konuşmaya hazır hale getirdim kendimi. Lakin sohbet edilecek bir tipe de benzemiyor ki, "Ne olacak bu memleketin hali?" diyerek derinden bir giriş yapayım.

Bu esnada yazıhanedeki Nuh Nebi'den kalma, kıytırık radyoda acayip bir müzik çalıyordu. Bizim müziklere hiç benzemiyor. O sırada adam, kendi kendine, "Damdaki kemancı" dedi. Niye öyle dedi, anlamadım. Ben de belki radyodan bir şey duydu deyip, kulağımı radyoya dikledim, lakin ne müzikten ne de söylenenlerden hiçbir şeyi çözemedim. Çaktırmadan ara ara bana baktığını görünce, elin yabancısı müzikten anlamadığımızı düşünerek arkamızdan konuşmasın diye sanki müziği, söylenenleri anlıyormuşum gibi gözlerimi hafif kısarak, kafamı ağır ağır, ciddiyetimden de asla taviz vermeden sağa sola, öne arkaya sallamaya, dudaklarımı müzikle ahenkli şekilde oynatmaya başladım. Göz ucuyla da adamı izliyordum. Adamın bana hayranlıkla baktığını görünce, kendimi rolüme daha bir kaptırdım. Kafayı öne arkaya sallamanın dozunu artırınca neredeyse sandalyeyle birlikte devrilecektim. Allahtan son anda kendime geldim. O sırada üstümüzden, yani damdan da ayak sesleri geliyordu.

Hayranlık dolu bakışlar arasında, büyük bir heyecanla "Damdaki kemancı'yı izlediniz mi?" diye sordu. “Ne damı! Ne kemancısı!” diyemedim. İçimden la havle çekerek, "Yoo izlemedim. Hem kemancının damda ne işi var?" diyebildim. “Şu an da damdaki kemancı falan değil, bizim Veli’dir” dedim. Aptallaştı garibim. Herhalde damda kimin olduğunu bildiğimi bilmiyordu. Oysa ki biliyordum. Damdaki Kuşbaz Veli'ydi. Güvercinlerini besleme saati gelmişti.

"Uzun yolculuktan dolayı mayışmış, damdan gelen ayak seslerini, keman sesiyle mi karıştırdı acaba zavallı adam", dedim kendi kendime. "Kemanın değil, Tenekeci Salih Usta'nın ayağına büyük geliyor diye giymediği için Veli'ye verdiği topuğu kırık, yandan çarklı kundurasının kart sesidir damdan gelen ses", dedim ona. Ama anlamadı dediklerimi. "Ne Veli'si, ne çarklısı" dedi sadece. Garibim ne de olsa yabancıydı. Yabancı olmasaydı, zaten damdakinin Veli olduğunu bilirdi. Hem Veli'nin damda olduğunu bilseydi, kemancıyı dama çıkarır mıydı hiç?

Acıdım haline, saflığına ama ayıp olmasın diye birşey de demedim. Usulca yerimden kalkıp, eve doğru yol aldım. Yol boyunca da, adamın durup dururken nerden icap etti de kemancıyı dama çıkardığını düşünerek kendi kendime güldüm. Tabi ki, arada da Allah kimseyi akıldan etmesin demeyi de ihmal etmedim.

Mustafa BULUT - Ahval (20.06.2015)

***

DEJENERASYON ve ÇÖKÜŞ

Yıllarca farklı disiplinlerde yönetim dersi verdim. İyi bildiğim bir alandır. Yönetim; bilgi, birikim, yetenek işidir. Planlama, örgütleme, yöneltme, koordinasyon ve denetim işlevleri vardır. Kendini yönetemeyen birine, yönetim yetkisi verilirse, “Yetersizlik, yetersizlikten beslenir” kuralı anında devreye girer.

Yetersiz yönetici, kendisi gibi yetersizlerden oluşturduğu ekibiyle, yetersizlik girdabında debelenip durur. Olan, yönettiğini sandığı kuruma olur. Dünden bugüne yaşanan kurumsal nitelikli krizlere bakıldığında, neredeyse tümünün temelinde yönetsel krizlerin olduğu görülür. Çapsız yöneticilerin çevrelerinin durumdan vazife çıkaran çapsız bir güruhla çevrilmesi de tesadüf değildir. Çünkü övecek, her şeyin yolunda olduğunu söyleyecek yalaka bir koroya ihtiyaç vardır. Ancak yönetim biliminde yetersizliğin karşılığı ve sonucu vardır: Dejenerasyon ve Çöküş!

Mustafa BULUT – Ahval (10.02.2017)

***

YÖNETMEK SANATTIR

Üniversitede okurken, Yönetim ve Organizasyon dersinde hocamız yönetimi açıklarken, “İşin yönetimi bilgi ve bilime, insanın yönetimi beceri ve birikime dayanır. Yönetim; bir yönüyle bilim, diğer yönüyle sanattır.” derdi.

“Yönetici; aklını bilime, yüreğini sanata, sırtını toplam kalite yönetimine dayayan kişidir. Çevremiz, kendini yönetici sanan idarecilerle doludur. Herkes idareci olabilir ama yönetici olamaz. Herkes idare edebilir ama yönetemez. Yönetmek, yönetilen kuruma katma değer katmaktır. Bu da çap ister, kapasite ister.” vurgusunu yapardı.

İş hayatına atılınca, idarecilerimizi görünce, hocamın ne demek istediğini çok iyi anladım.

Dahası şunları söylerdi, “Hayata atıldığınızda, yaptırım gücü elinde olduğu için yönetimi; emretmek, çalışanları küçümsemek, kendine yakın gördüğü ispiyoncu yalakalarla birlikte diğer çalışanlar üzerinde baskı kurmak, başarıyı kendine, başarısızlığı çalışanlarına mal etmek sanan zavallılarla çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Kendini yönetici sanan bu tür vasıfsız idarecilerin çapsızlığı, yetersizliği sizi yıldırmasın. Bu, aslında sizin için iyi bir deneyimdir. Onlardan bir yönetici nasıl olmazı öğrenirsiniz.”

Unutmayınız ki, yönetimde er ya da geç rasyonellik egemen olur. Çünkü işletmelerdeki yöneticilik, siyasetteki yöneticilik gibi değildir. Etkin ve verimli olmayan bir yönetimin, bir yöneticinin başarısızlığını sürekli kamufle etmek mümkün değildir.

Kamuya ait kurum ve kuruluşlara, "Bizden olsun, çamurdan olsun!" anlayışıyla kendini bile yönetemeyenlerin yönetici olarak atanabildiklerine şahit oluyoruz. Çok üzücü olsa da maalesef böyle bir gerçek vardır. Çünkü yanlış tercihin neden olduğu zararın faturası ne atayana ne de atanana çıkmıyor. Fayda - maliyet analizi de yapılmadığı için oldukça rahat davranılıyor. Ama özel sektörde, özellikle performans analizi yapılan işletmelerde, başarısız yöneticinin yöneticilik hayatı uzun olmaz. Başarısız yöneticinin yöneticilik hayatı uzun olursa, işletmenin ömrü uzun olmaz. Bu bilindiği için, başarısız bir yönetici mutlaka kapının önüne konur.

Hocamızın final cümlesi de şöyle olurdu: Çalışılan ortamlarda yaşananlar, kendini iyi yetiştirme çabası içinde olan, başarıya odaklanmış biri için iyi bir kariyer fırsatı demektir. Kendinizi geliştirmekten, toplam kalite yönetimi felsefesinden asla taviz vermeyin. İyi bir yönetici olma şansını kaçırmayın.

Mustafa BULUT - Ahval (21.05.2019)

(Eski öğrencilerimizden birinin sosyal medyadaki paylaşımı. Demek ki anlattıklarımızı harfiyen belleğine kazıyanlar da var.)

***

TENEKE ALTIN OLMAZ

Eski bir dostla karşılaştım. Oldukça kızgın görünüyordu. “Hayrola!” dedim, “Nedir bu sıkkınlık, neye kızmışsın?” Anlattı. Üniversite sınavına (YKS) ikinci kez giren ama sınavının pek de iyi geçmediğini söyleyen yeğenine, iyi niyetle, “Bak demiş, benim kız çok çalıştı, istediği yeri kazandı. Sen de sıkı çalışırsan istediğin yeri kazanırsın. Yeter ki sıkı çalış” demiş. Peki yeğen ne yapmış? Amca gittikten sonra anne ve babasına, “Yeter be! Kızının canı cehenneme! Kızını ne diye övüyor bu adam benim yanımda!” demiş, estikçe esmiş, gürledikçe gürlemiş.

Anlattıklarını dinledikten sonra, “Yeğenin haklı!” dedim. Üstelik güldüğümü de görünce, şaşırdı. “Niye haklı? Hem sen niye gülüyorsun?” diye sordu. “Aynı hatayı ben de yapıyorum” dedim. “Tanıdığım, bildiğim çocuklara hep aynı şeyleri söylüyorum. Çalışırsanız, başarırsınız diyorum. Eminim onlar da senin için söylenenlere benzer şeyleri söylüyorlardır benim için.” “Hata mı bu?” dedi. “Evet!” dedim. Söz dinlemeyen, kendi bildiğini yapan, hesabına gelen şekilde davrananlara söylenecek sözler mi bunlar?” dedim. “Yeğenin sadece şımarık değil, senin hava attığını düşünecek kadar çapsız ve saygısız, hayatın gerçeklerinden de bir o kadar kopuk. Hava atmanın çok farklı bir şey olduğunun, illaki hava atılacaksa, havanın rakiplere atılabileceğini, klasman dışında kalanları kimsenin hesaba bile katmadığının farkında değil.”

Gösterdiği performansla amatör ligde bile kolay kolay forma giyemeyecek birine, motive etmek için “Sıkı çalışırsan, sen de La Liga’da forma giyebilirsin. Messi olabilirsin” denir mi? Dersen, olacağı budur. 3. sınıf kafaya, 1. sınıf örnek girmez. “Bilesin ki iyi niyetle söylediğin şeyler yüzünden yeğenin, hiçbir şeyden haberi olmayan kızına da düşman kesilecektir” dedim. “Bunu hiç düşünmemiştim!” dedi.

Öğretmenlerin neredeyse bütün velilere söylediği, “Çocuğunuz çok zeki ama çalışmıyor!” misali, herkes çocuğunun çok zeki, çok yetenekli olduğunu sanır ya da olmasını ister ama gerçekçi olmak gerek. Çocukların zeka düzeyi, algı durumu, potansiyeli bir değildir. Her çocuk ayrı bir dünyadır. Soluğu 100 metre koşmaya ancak yeten birine, 4x400 metre bayrak yarışında koşacaksın diyemezsin. Çocuktaki kapasite sınırlıysa, anne baba ne yaparsa yapsın, elde edecekleri sonuç da sınırlı olur. Bazen kuş, taşa değer misali, kapasitesi çok sınırlı olmasına rağmen oldukça iyi yerleri kazanan çocuklar oluyor. Sınavlar, malum test olduğu için atıp tutturma durumları olabilmektedir. Ama bu da istisna teşkil ediyor.

Gece geç saatlere kadar elinde telefon mesajlaşan, habire resimler paylaşan, sosyal medya platformlarında sürekli sörf yapan, bu yüzden geç uyuduğu için öğlene kadar uyuyan, yalvara yakara uyandırılan, yediği önünde, yemediği arkasında olan, anne ve babanın yalvarmasıyla, zorlamasıyla ders çalışan, başarısızlıklarda bahanelere sarılan, yüzünde çıkan sivilceye üzüldüğü kadar başarısızlığına üzülmeyen, sınav sonuçları açıklanınca bir iki gün ağlama moduna giren, üçüncü gün neye ağladığını unutan, sosyal medyada hangi resmini paylaşacağına kafa yorduğu kadar dersleri için kafa yormayan birinden güzel ve başarılı şeyler beklemek de akıl kârı değildir. Böyle çocukların üzerine kurulan hayallerin kırıklıklarının yaşanması kaçınılmazdır. Hayaller Avenue des Champs-Élysées iken, gerçekler Mercan Yokuşu olur!

Bu çocukların göstereceği olası başarılar da, aslında onların değil, anne ve babalarınındır. Çünkü bu başarılar, anne ve babalarının gösterdiği uğraş ve çabaların, harcadıkları maddi ve manevi emeklerin sonucudur. Sokaklar, sanayi siteleri aslında bu tiplerden çok daha iyi potansiyele sahip oldukları halde, böyle anne babaya sahip olmadıkları, çalışıp aile geçimine katkıda bulunmak zorunda oldukları ve ne yazık ki ellerinden tutulmadıkları için harcanan çocuklarla doludur.

Kapasitelerinin sınırlı olduğunu defalarca gösteren çocuğu zorlamayınız. Daha büyük başarılara mahkum edip, ezik ve kişiliksiz bir şekilde büyümelerine, hayata atılmalarına neden olmayınız. Kaş yapayım derken, göz çıkarmayınız. Akademik başarı tek başına her şey değildir. Kendi egonuzu tatmin etmek isterken, çocuklarınızın hayatını yaşanılmaz kılmayınız.

Sonuç olarak, tenekeye ısrarla istersen altın olursun demekten daha saçma şey, o tenekenin altın olmasını beklemektir. Oysa, kesin olan bir şey vardır: Tenekeden altın olmaz…

Mustafa BULUT - Ahval (07.08.2019)

***

HEM DE İKİ DÖNEM!

Yıllar yılı önceydi. Üniversiteli olmanın, Neruda’yı ezbere okumanın, Hegel’i anlamaya çalışmanın, Weber’in Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhundaki sıkıntısını çözmenin, Das Kapital’i okumanın, Marx’ı eleştirmenin, Brejnev’i halkın devleti olacağız dedi diye oportünist olarak suçlamanın, dayanılmaz hafifliğinde uçuyorduk. Kahve köşelerindeki siyasi tartışmalarda, karşı tarafı ezip geçmenin tarifsiz şımarıklığı içindeydik. Cüretimiz büyüktü. Dünyayı değiştirmek derdindeydik.

Böyle bir zamanda, oldukça kalabalık bir ailenin mensubu olan bir mahalle arkadaşımız, falanca partiden olan bir tanıdığımız milletvekili adayı olmuş, ekibiyle birlikte bu akşam bizim evin bahçesinde bir tanışma, sohbet toplantısı için gelecek, siz de gelseniz, en azından çevremizde okumuş gençlerin de olduğunu gösteririz gelen misafirlere dedi. Malum, o zamanlar şimdiki gibi üniversite öğrencisi bolluğu yoktu.

Bizim için de bir değişiklik olur, gidelim dedik. Sözleştiğimiz gibi üç arkadaş birlikte gittik. Milletvekili adayımız da az önce gelmişti. Kendisini tanımıyorduk. Hoşgeldiniz faslından sonra esas mevzuya geçildi. Adayımız, o dönem tek başına iktidarda olan partinin il başkanıymış. Konuştukça gördüm ki, oldukça bozuk bir dille, -ecek, -acaklı afaki ifadelerle, arada dini motiflerle süslediği cümlelerle kalabalığı etkilemeye çalışıyor. Ara sıra da ben Meclise gidersem şöyle şöyle yapacağım diyor. Ama cümlelerin içi boş, bilgi birikimden yoksun. Epey sabrettikten sonra dayanamadım sordum, “Yapacağım dediklerinizle ilgili bir hazırlığınız, bir projeniz var mı?”

Böyle bir soru beklemediği şaşkınlığından belliydi. Bir an durakladı. Sen de nereden çıktın der gibi baktı. Bahçe lambasının loş ışığında bile yüzündeki tuhaf ifade sırıtıyordu. Çok büyük sözler söylüyor edasıyla aynen şunları dedi, “Siz proje getireceksiniz, ben de yapacağım.” Ben de cevaben, “Madem projeyi ben hazırlayacağım o zaman sana neden vereyim. Hazırladığım projemle ben gidersem daha iyi olmaz mı?” Adayımız, bu dediklerimi duyunca, bozuntuya vermedi ama çok sinirlendiği belliydi. Masanın karşı tarafından, oturduğu yerden elindeki anahtarı bana doğru uzatarak, gidebiliyorsan git dedi. Sonradan öğrendim ki uzattığı anahtar, il başkanlığının kapısının anahtarıymış. Keşke alsaydım dediğim zamanlar da olmadı değil hani. Şaka bir yana, pek de verimli geçmeyen toplantı bitince, adayımız ve yanındakiler soğuk bir vedalaşmayla çekip gittiler.

Bizi evlerine davet eden arkadaşımız, bizleri davet etmenin pişmanlığı içindeydi ama yapacak bir şey de yoktu. Olan olmuştu. Arkadaşa dönüp dedim ki adamımız bu dille, bu bilgi birikimle mi seçilecek, milletvekilliği yapacak!

Adayımız, artık bizim de radarımızdaydı. Ne yapacak, ne edecek merakıyla takipteydik. Türkiye gerçeğini hem o seçimde hem de sonraki seçimde yaşadık. Adayımız iki dönem üst üste milletvekili seçilerek bizi ters köşe etti. Yemin dışında hiç kürsüye çıkmasa da, kayda değer bir şey yapmasa da, koca iki dönem Ankara’daki vekilimiz oldu.

Siyaset, esas itibarıyla, demagoji yapma, kendine fayda sağlama kurnazlığı değil, fayda yaratma sanatıdır. Bu gerçeğin bizim ülkemizde karşılığı olmadığı içindir ki bugünlerde de sosyal medyada ve başka platformlarda görüyoruz, sporcularımız, şarkıcılarımız, eş durumundan yararlananlarımız, boşta gezerlerimiz, farklı meslek gruplarındaki bir halt olmazlarımız da aziz milletimize olan borçlarını, büyük bilgi birikimleriyle (!) ödemek adına fedakarlık (!) yaparak milletvekilliğine soyunmuşlar. Muhtemelen seçilecekler ve Türkiye gerçeğini bir kez daha yüzümüze çarpacaklar. Layığımızı bir kez daha göreceğiz yani…

Ne diyelim! Vatana millete hayırlı olsun.

Mustafa BULUT - Ahval (11.02.2020)

***

İT İTTİR!

Bazı dostların "Bu vesikaname-i fitnekâr"ın, hakaret müptelası halis muhlis fırfırıklara ve ol çizgide arz-ı endam eden avenesine ithafen gayri muayyen bir vakte kadar boyunlarına asılmış yafta niyetine duvarda asılı kalsın arzularına binaen tekrardan neşredilmiştir.

Efkâr-ı Umumiyenin Nazar-ı Dikkatine!

İtliği Meclis-i Vala’ca tescilli, zavallılığı ve silik kişiliği Meclis-i Ayan’ca beyan edilen, halet-i ruhiyesindeki meymenetsizlik namütenahi yüzüne vuran, derviş-i abdallık postunu, derviş-i aptallık postu sanan ve Ziya Paşa’nın meşhur Terkib-i Bend’inin “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma, Zer-dûz palan ursan, eşek yine eşektir” dizelerini onu öngörerek yazdığı rivayet edilen mahlukât, benim gibi “Dört kitabın mânâsı bellidir bir elifte. Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır” diyenler için, “Bu ve bunun gibiler çok tehlikelidir” demiş.

Bir itin, ben ve benim gibileri tehlikeli görmesi elbette zat-ı şahanem için hoş bir şey, lakin iti endazeye vurunca hoşluk, yerini boşluğa bırakıyor. İti, halis muhlis “kuçıke ber deri” sanıyorsun, şeytanın yeni yetme köçeği çıkıyor. İti halis muhlis mal sanıyorsun, gayri safi milli hasıladaki yeri zerzevat-ı adiye çıkıyor.

Yani demem o ki; söyleyen adam değil, söylenen de laf değil. Amma velakin bu ite verilecek kısacık bir cevap da olmalı. Cevap, elbette itin anlayacağı dilden olmalı. Bu cevap, itliğinin değerine değer de katmalı. Ki, itliği katmerli olsun. Hatta şunu da yapmalı: İnsaniyet namına bu cevabı ibret-i âlem için itin boynuna yafta niyetine de asmalı.

Ama asıl mesele şu: Bu it için değer mi?

Mustafa BULUT - Ahval (25.03.2020)

***


Yaşanabilir Bir Dünya

Avatar

Avatar

Avatar

Avatar

Avatar